Malezya Günlükleri: Motor Kazası

Asfaltta yatıyorum. Takmış olduğum kask halen kafamda. Gözlerim açık, sağımdan arabaların ve motorların geçtiğini görüyorum. Vücudumda güneş yanmasından daha farklı, uzun zamandan beridir tatmadığım acı verici bir yanma hissi var. Birinin savrulmuş haldeki motoru yol ortasında alıp kenara çektiğini gördüm. Sonra aynı eller, yardım etmek için olsa gerek üzerimde geziniyor. Vücudumdan halen bihaberim ancak bir an önce yoldan kalkıp kaldırıma geçerek nefes almak, ne olup bittiğini anlamak istiyorum. Güneş gözlüğüm yüzümde, çantam halen sırtımda duruyor ve var gücümle ayağa kalkarak yolun kenarına geçmeye yelteniyorum ama telefonum aklıma geliyor. Ayağa kalktım, gözlerim telefonu arıyor. O anda bana yardıma gelen kişi telefonumu aramama yardımcı oluyor. Kısa bir süre sonra telefonumu bulunca yolun sağ tarafındaki kaldırıma oturup derin derin nefes almaya başlıyorum. Ne olup bittiğini anlamakta zorluk çekiyorum. Kollarımda, bacaklarımda ve omzumda yaralar . Dengemi kaybedip motordan düşünce asfalta sürtünmekten kollarım ve diz kapaklarım aşınmış, asfalt kana karışmış. Nefes almak bir an için zor geliyor. Sanki bayılmak üzereyim ama aynı zamanda da kendimi koy vermek istemiyorum. Kaza sonrası yürüyebildiğimi gören ahali artık dağılmış ve trafik normal seyrinde devam ediyor.

İlk kaza anı ve sonraki bir kaç dakikada hatırladıklarım bu şekildeydi.Sonrasında ise tabiki beni türlü çileler bekliyordu. 10 gün boyunca Malezya’da çıkamadım.

Kaldırıma oturduğumda ne halt ettim böyle en olmadık bir zamanda diye başta kendime kızdım ama sonra yaşıyor olduğumu ve sakatlanmadan kazayı atlattığımı fark ettiğimde mutluda olmadım değil. Sadece soğuk su içmek istiyordum. O soğuk su dan bir yudum alıp kendime gelmem gerekiyordu. Her hangi bir market var mı diye şöyle bir baktım ama markete ya da bakkala benzeyen bir mekan göremedim. Kalkıp yürümekten başka çare yoktu. Var gücümle ayağa kalkıp rampadan aşağıya doğru küçük adımlarla sendeleyerek ilerlemeye çalıştım. Şansıma çok yakında, yolun karşısına geçmemi gerektirmeyecek şekilde bir market gördüm ve görmemle içeriye dalmam bir oldu. Çölde su bulmuşcasına sevindim gerçekten. Kasa başında bekleyen kadın o halimi görünce tabi durumun ciddiyetini anlamış hemen dolaptan su getirdi bana. Suyu içince gerçekten yaşıyor olduğumu hissettim ve biraz da olsa kendime geldim. Suyun tadı uzun zamandan beridir hiç bu kadar güzel gelmemişti, bir dikişte içebildiğim kadar çektim içime. Ayrıca az önce düştüğümde bana yardım eden adamın da orada olduğunu fark ettim. Adama tekrar teşekkür ederek civarda hastahane olup olmadığını sordum. Bu sorumu sadece adam değil, kasa başındaki kadın da duymuş olmalı ki adama Çince bir şeyler söyledi . Kendi aralarındaki konuşmaları bitince adam hadi gidelim der gibi bana bakıp gitmeye yeltendi. O anda beni hastahaneye götüreceğini anladım ve başta kasaya giderek suyun ücretini vermek istedim. Kadın kabul etmek istemese de zorla suyun ücretini kadının eline tutuşturdum ve dışarıya çıktığımda adam motoru çalıştırmış beni bekliyordu. Motora atladığım gibi hastahanenin yolunu tuttuk.

İlk Müdahale

Hastahane yaklaşık 4km uzaklıkta. Adam, acilin önünde indirdi beni ve haydi sana bol şanslar dercesine son bir defa bakıp motoru gazlayarak uzaklaşmaya başladı. Kapıyı açıp içeri girdim. Hemşireler o esnada girişte kayıt kabul yerinde birbirileriyle konuşup gülüşüyorlardı. Benim sendeleyerek yürüdüğümü görünce olayı hemen anlamaya çalışmak için konuşmalarını durdurup beni izlemeye başladılar. Bakışlarında sanki sen de nereden çıktın ne güzel muhabbet ediyorduk havası vardı. Onlara bir an önce müdahale etmelerini ve canım çok yandığını bildirdim. Gerçekten canım hiç olmadığı kadar yanıyor sızlıyordu. Hemşirelerden bir tanesi öncelikle kayıt ücretini vermem gerektiğini söyledi. Elbette her şeyin bir bedeli vardı ancak o durumda yaralarıma ilk müdahale edilmesi gerekirken para meselesinin ön plana çıkması beni gerçekten sinirlendirdi. Onlara bakarak paranın sorun olmadığını ve tedavi sonrasında bankaya giderek kayıt ve ilaç ücreti neyse vereceğimi, bu konuda bir şüphe duymalarına gerek olmadığını hızlıca söyleyip bir an önce müdahale etmelerini sinirle bildirdim. Sinirlendiğimi ve acı çektiğimi anlamış olsalar da prosedür gereği baş hemşireyi arayıp bir de ona durumu bildirdiler. Baş hemşire bir kaç dakika içinde kayıt yerine gelip bir de o inceledi ama uzaktan. Müdahale edeceklerini ancak sonrasında ücreti getirene kadar pasaportumu teslim etmeyeceklerini söyledi.
İçeride gösterilen sedyenin üzerine zar zor uzanıp olacakları beklemeye başladım. Bir an için yaralarımı kontrol ettiğimde tahriş olan yerlerin çok kirli olduğunu fark ettim ve hemşirelere suyla yıkamanın bir sakıncası olup olmayacağını sordum. Onlardan onayı alınca gidip lavaboda yaraları yıkamaya çalıştım. ilk su temasıyla birlikte bağırmam bir oldu. Su teması sonuncunda baygınlık geçirecek derecede bir sızıyla irkildim ki bunun sonunda istemeden haykırdım. Bu acıya katlanacak gücü kendimde bulamadığımdan sedyeye geri dönüp yapacakları müdahaleyi beklemeye başladım artık. Başta mikroplardan korunmam için bir iğne yaptılar ve sonra yavaştan yaraları bazı ilaçlarla temizlemeye çalıştılar. Onların her hareketinde ben daha da bağırıyor hissettiğim acı karşısında tek çare olarak haykırıyordum. Çok düzgün olmasa da hemşireler olabildiğince yaraları temizleyip gelecek olan doktoru beklemeye başladılar. Doktor içeri girer girmez başta eldivenlerini giydi ve yanıma gelip kontrollerini yaptı. Bacak ve kollarımı yavaş yavaş hareket ettirip kırık çıkık olup olmadığını kontrol etmeye çalışıyordu. Kontrol sonrasında herhangi bir kırık çıkığa rastlanılmadı ve doktor hemşirelere son bir defa daha ne yapmaları gerektiğini anlatır gibi bir şeylerden bahsetti ve oda dan ayrıldı. Doktorun odaya girip çıkması beş dakika bile sürmemişti.
Yaralarım her ne kadar tam teşekküllü olmasa da temizlenip bandajlar sarıldıktan sonra çıkabileceğimi söylediler. O halimle başta en yakın ATM’ye gidip para çekmem gerekiyordu. Dışarı çıkıp ana yolun epeyce bir yukarısında kalan Acilden ufak adımlarla aşağıya ana yola doğru yürümeye başladım. Bankamatikler nereden baksan 2 km uzaktaydı. Oraya kadar tabi ki yürümek o an için imkansızdı. Yolda geçen motorlulara otostop çekmeye başladım. İlk bir kaçı durmasa da sonunda bir tanesi yaralarımdan olsa gerek durdu ve ondan beni ATM ye götürmesini rica ettiğimde hiç düşünmeden atla diyerek ATM lerin bulunduğu yere kadar götürüp yoluna devam etti. ATM ye varır varmaz para çekmek işkence oldu çünkü önümde hali hazırda dört kişi daha ATM kuyruğundaydı. Gene de sabredip bekledim.Kuyruk bittiğinde bir miktar para çekip tekrardan hastahane yolunu tuttum. Bu sefer durduğum araba bir öğrenci servisiydi. Şöföre hastahaneye gideceğimi söylediğimde gözüyle atla der gibi bir işaret çekti ve ön koltuğa oturdum. Hastahaneye vardığımda adama 3 ringgit verdim. Acilden içeri girip çıkan faturayı başta ödedim. Toplam 150 ringgit yani yaklaşık 123 lira civarında bir fatura çıkmıştı. Hiç beklemeden borcumu ödeyip hemşirelerden ilaçları nasıl kullanacağıma dair birkaç bilgi aldıktan sonra hastahaneden öğleden sonra saat 1 :30 gibi ayrıldım.

Acele etmem gerekiyordu. Hem motorun yanına gidip çalışıp çalışmadığını kontrol edecek, aynı zaman da bir hasar oluşmuşsa bunu halledecek bir yol bulmam gerekiyordu. Tüm bunların yanında saat 2 vapuruna binip ana karaya Lumut’a geçip önceden biletini aldığım saat 3 otobüsüne binmem gerekiyordu. Ama tüm işlerin saat 2 ‘ye kadar bitmesi zor gibi görünüyordu. Hastahanenin aşağısındaki ana yola vardığımda tekrar otostop çektim.  Bir kaç dakika sonra bir motosikletli durdu şansıma. Bir Malezyalı Müslümandı. Kazanın gerçekleştiği yere doğru giderken motor üstünde israil, İslamiyetten, siyasetten konuştuk. Vardığımda motosikleti çalıştırmayı denedim. İlk marşta çalışmasa da ikinci denemem de çalıştı. Motorun çalışması ve bana ekstradan bir maliyet çıkarmayacak olması tabi ki de beni çok sevindirdi. Sadece ayna kırılmıştı. Ancak Guesthouse vardığımda bir de motorun sahiplerinin motoru kontrol etmesi söz konusuydu. Acaba onlarda aynı benim gibi mi düşüneceklerd, başıma gelecekleri merak ediyordum.

Çin Kazığı

Guesthous’a vardığımda mekanın sorumlusu beni bandajlarla görünce biraz tedirgin olup ne oldu sana böyle der gibi bakıyordu. Ben de motordan düştüğümü, hastahaneye gidip yaralarım için ufak bir tedavi gördüğümü ve çok da ciddi bir durumun olmadığını, saat 3 otobüsüne yetişmem gerektiğinden çantamı hazırlayıp bir an önce iskeleye gitmem gerektiğini, motorun da sağlam olduğunu yinede bakmak isterse bakabileceğini söyledim. Motorun anahtarını teslim edip odama gitmek üzere yukarıya çıktığımda oda arkadaşım İsviçreli Juan’nın şaşkınlıkla beni izlediğini gördüm. Birlikte bir sigara içtik. O muhtemelen ‘’sabahleyin benimle plaja gitmiş olsaydı’’ senaryosunu kafasında çiziyor ben ise acaba otobüsümü yakalayabilecek miyim diye kara kara düşünüyordum. Yaralı bandajlı ellerimle çantamı hızlıca toplamaya başladım. Odada bana ait olan her eşyayı çantaya baştan savma bir şekilde tıkıştırıyor ve bir an önce mekandan ayrılıp vapura binme derdindeydim.
Çanta hazırlaması bitip aşağıya indiğimde mekanın işletmecisi Çinli kadının yanında yüzünü ilk defa gördüğüm iki yabancı daha vardı. Motor için bekledikleri belliydi. Hiç uzatmadan onlara ayna için ne kadar para vermem gerektiğini sorduğumda beni delirtecek düzeyde bir cevapla karşı kaşıya kaldım. Motorun sahipleri fren sisteminden sorun olduğunu ve bunun için bazı kabloların değişmesi gerektiğini, ön direksiyonun yamulduğu ve bunun düzeltilmesi gerektiğini, bir yeni set ayna takılması gerektiği ve ayrıca motor dış yüzeyindeki dış parçaların çizildiğinden yenisiyle değişmesi gerektiğini, bunlarında yanında başka bir teknik arızayı bildirerek benden yaklaşık 450 ringgit yani 100 dolar civarında para talep ettiler. Ben sadece ayna parası beklerken karşıma 100 dolar çıkması şok etti tabi ki beni. Bunun kabul edilemez olduğunu, sorunun o kadar da ciddi olmadığını, bunun dolandırıcılıkla olduğunu ve daha hatırlamadığım bir sürü şey diyerek açıkça bunu kabul etmeyeceğimi anlattım. Tüm bunların tercümesini de Guesthouse’ın işletmecisi yapıyor. Hem bir an önce vapuru yakalamam gerekiyor hem de Çinli’lerle laf yetiştiriyorum. Bunlar olurken Juan ise merdivenlerde ayakta durmuş olan biteni izliyor. Üstüne yaralarımın ağrısı derken, artık boğulacak gibi hissettim kendimi. Bir an önce etrafımı saran ağlardan kurtulup kaçmam lazımdı. Çıkardım cüzdanımı, onların istediği ücret olmasa da 250 ringgit çıkarıp masanın üstüne koydum ve dahası yok dedim artık. İsterlerse polis çağırabileceklerini de ekledim. Parayı gören Çinliler biraz heyecanlandılar tabi. Onların derdi ne kadar koparsak kardır hesabı hemen paranın üstüne üşüştüler. Parayı saydıktan sonra sanki çok az vermişim gibi yapmacık tavırlarla yüz gözlerini ekşitmeye çalışsalar da aslında mutlu olmuşlardı. Kısa günün karı 250 ringgit yani yaklaşık 200 lira civarı. Hiç oyalanmadan çantamı attım sırtıma ve 2:25 vapurunu yakalamak üzere aceleyle kendimi dışarı attım. Sağ omzum ağır yaralandığından sırt çantalarımın ikisini de mecburi olarak sol omzumda taşıyordum. Sol omzuma büyük bir görev düşüyordu. 20 kg bir yükü bir süre çekmek zorundaydı. İskeleye vardığımda daha vapur gelmemişti. Bir sigara yakıp dertli dertli denizi seyrederek vapurun gelişini beklemeye koyuldum.

Cebimdeki Son Para

Lumut’a vardığımda saat çoktan üçü geçmiş ve otobüsü de 10 dakika farkla kaçırmıştım. Tüm aksilikler sanki daha önceden sözleşmiş gibi bir biri ardına patlıyordu. Yeni bir bilet almam gerekiyordu. Saat 4 için yeni bir bilet alıp beklemeye başladım bu sefer. Hem Çinlilere para verip hem de yeni otobüs bileti alınca cebimde sadece 6 ringgit kalmış, bunun üstüne karnım da çok açtı. Sabahtan beridir bir sürü olay başıma gelmiş o kadar koşuşturmadan sonra artık enerjim tükenmişti. Terminal de bulduğum bir restorana oturup en ucuz yemeklerden pilav üstü kızartılmış tavuk (ayam goren rozita) siparişi verdim. Tadı hiç güzel değildi ama baygınlık geçirmeden bir an önce mideme bir şeylerin girmesi gerekiyordu. Yemekten sonra aldığım ilaçları da içtikten sonra dört otobüsüyle Kuala Lumpur’a doğru yolculuk başladı.
Yoldayken koltuğumu baya geniş bir şekilde açıp biraz yatmayı denedim ancak yaklaşık bir saat sonra başka bir terminalde binen diğer yolcular tarafından uyandırıldım. Koltuğumu fazla açmış olduğum için başta arkamda oturan yolcu biraz toparlanmamı rica etti. Sonra tekrar kafamı cama koyup uykuma devam etmek üzereydim ki bu sefer öne oturan yolcu dönüp bir şeyler söyledi. Kısacası bugün bana rahat yoktu. Otobüs ilerlerken ağrılarım da doruk noktasına ulaşmıştı. Canım çok yanıyordu,fazla hareket etmemeye çalışsam da gene ağrıyordu. Derim fena yüzülmüştü. Üstüne hastahanedeki hemşireler yaralarımı düzgün müdahale edememişlerdi. Neden böyle üstün körü yaptıklarını anlamış değildim. Üstüne üstlük sağ bacağımın diz kapağı üstünde kalan kısım da yere sürtünmüştü ancak hemşireler o bölgeyi bandajla kapatmamışlardı. Bundandır ki ayaklarımı her hareket ettirdiğimde şortum, açık bırakılan yaraya temas ediyor ve müthiş bir ağrıyla irkiliyordum.
Yolda ilerledikçe ağrıların da dozu artmaya devam ediyordu. Bu durum beni korkutmaya başladı. İlk adadan ayrıldığımda kendimi bir şekilde Endonezya’ya kadar götürürüm diye düşünüyordum. Ayrıca uçak biletini de çöpe atmak olmazdı. Ancak durum daha ciddiye binince Endonezya’ya gitme konusunu biraz daha düşünmeye başladım. Öncelikle sadece sol omzumu kullanarak 20 Kg çantayla başta hava alanına geçmem lazımdı. Hava alanında kuyrukta bekleme ,check in vs bunların hepsini atlatıp nasıl uçağa binecektim. Hadi bir şekilde uçağa bindim, Endonezya’ya varış yapıp nerede kalacaktım?. Yolculuk esnasında bayılsam kim elimden tutacaktı?. Sonuç olarak bu halimle Endonezya’ya gitmek benim için çok riskli gözüküyordu. Ayrıca iki diz kapağımdaki yaralardan dolayıda yürümede zorluk çekiyordum. Tüm bunları düşünüp akıllıca bir karar vermem gerekiyordu.

Kuala Lumpur’a Varış

Kuala Lumpur Bersepadu otobüs terminaline yaklaşmak üzereydim artık. Hızlıca karar verip ona göre ilerlemem gerekiyordu. Terminale varış yaptıktan sonra çantalarımı aldım ve ayakta durup son kararımı vermeye çalıştım. Ayakta dururken bile zorlandığımı hissedince Endonezya biletimi çöpe atmaya karar verdim. Kendime Kuala Lumpur’da dinlenecek bir yer bulmam gerekiyordu artık. Yola çıkalı dört ay oldu neredeyse ilk defa kendimi bu kadar güçsüz hissettim nedense. Dokunsalar ağlayacak durumdaydım. Cesaretimi yitirmiştim. Yolculuğumu acaba sonlandırsam mı gibi düşüncelere bile kapıldım. Bersepadu terminalindeki yüzlerce insan beni izliyordu. Yürüyüşümden, rengimden, terimden ve bandajlı kollarım ve bacaklarım bir sorunun olduğunu apaçık gösteriyordu.
Başta para çekmem gerekiyordu. Kalan son 6 ringgiti de Lumut’ta harcadıktan sonra üstümde para kalmamıştı. Terminal içinde bulunan ATM’lerin birinden para çekip sonrasında nerede kalacağıma karar vermem gerekiyordu. ATM’leri bulduğumda tekrardan uzun bir kuyrukla karşılaştım. Artık şaşırmıyordum. Bu gün böyleydi.

Bir miktar para çektikten sonra terminalin yanında kalan metroya doğru ilerledim. Metro biraz uzaktaydı ama dediğim gibi bu günün kaderi böyle yazılmıştı. Metroya binip şehrin Central Market’denen semtinde bulunan Submarine Guesthouse’da kalmaya karar verdim. Orayı seçmemin sebebi ilk Malezya’ya geldiğimde, Pangkor adasına gitmeden hemen önce, iki gün boyunca orada konaklamamdan dolayıydı. Beni dinleyecek tanıdık bir yüze, olan biteni anlatacağım birine o kadar çok ihtiyacım vardı ki o esnada aklıma ilk gelen kişi işte bu Guesthouse’ın işleten Max adındaki Filistinli adamdı.

Max’ın Mekanı

Max mizah yeteneği olan, espritüel ve çok centilmen biri. Arapça’nın yanı sıra İngilizce, Rusça ve Çince’yi akıcı derece de konuşabiliyor. Daha önce Ankara’da 3 ay boyunca kalmış sonrasında Rusya’da da bir süre yaşamış ve Çin’de beş yıl boyunca çalışmış. İnsanlarla her zaman iyi iletişim kurmaya çalışan, düzgün konuşma yeteneğine sahip biri. Kelimeler ağzından yavaş yavaş, tane tane çıkıyor ve konuşmaya başladığında karşısındakinin etkilenmemesi elde değil. Ayrıca çok nazik, herkese yardımcı olmaya çalışıyor ve işini severek yapıyor. Bu yüzdendir ki Submarine’de konaklayan her gezgin Max’i kolay kolay unutamaz.

Max

Güç bela gecenin bir vaktinde Submarine’e vardığımda Max ve Kumar adındaki Hindistanlı diğer çalışanı girişte muhabbet ediyorlarken buldum. Beni gördüklerinde yüzleri bir anda değişmiş, şok olmuşlardı. Ben ise sokakta düşüp yaralan bir çocuğun eve dönüp annesini gördüğünde hissettiği o tatlı duyguyu hissediyordum. Kumar, oturmam için hemen sandalyesinden kalktı, Max merakla ve şaşkınlıkla gözleri kocaman olmuş bana bakarak ‘’ Ne oldu sana’’ diye sordu. Olan biteni anlatmaya başladım ama anlatamıyordum. Enerjim tükenmişti. Ara ara derin nefes alıp vermeye çalıştım ama o kadar yolu o halimle geldikten sonra mecalim kalmamıştı. Durumun ciddiyetini anlayan Max, hemen içmem için dolaptan su getirdi. Suyu içince biraz kendime geldim ve yavaştan mırıldanmaya başladım. Motordan düştüğümü, yaralandığımı ve hastahaneye gittiğimi ve hastahanedeki hemşirelerin yaralarımı düzgün temizlemedikleri ve sargısı yapılmayan sağ bacağımdaki yarayı şortu biraz çekip göstererek bunu bile kapatmadan beni hastahaneden çıkardılar dedim ve orada artık boşaldım. Gözlerime yaşlar gelmeye başladı. Canımın yanması ve o gün boyunca bu acıya karşı kendimi sıkmam , sonradan Endonezya’ya gitmekten vazgeçip Guesthouse gelme sürecime kadar vücudumda biriken tüm sinir ve gerginliğim göz yaşlarımla dışarı taşıp yanaklarımdan aşağıya doğru akmaya başladı.

Kumar (Hindistan), Max ( Filistin)

Mekanın ortak kullanım alanında oturan bir kaç kişi daha vardı. Onlarda susmuş durumu anlamaya çalışıyor beni izlemekteydiler. Aralarından ikisi yanıma gelip ”Biz hemşireyiz,yardım edilecek bir durum var mı?” diye sordular. Onlara ne yapılması gerektiğini bilmediğimi ama yaralarımın canımı çok acıttığını, belki yıkanıp tekrar yaraları baştan temizlemenin iyi bir fikir olacağını söyledim. Hastahanenin hemşirelerini guesthouse ‘da konaklayan hemşirelere şikayet ediyordum. Max ve Kumar bir yandan , Chen ve Maria adındaki Filipinli hemşireler ise diğer bir yandan hareketlenerek bana yardım etme telaşına girdiler. Max, en yakın olan özel bir odayı bana vereceğini orada bir kaç gün dinlene bileceğimi ve özel oda olduğu için ekstra bir fiyat yansıtmayacağını bildirdi. Kumar dışarıya sabun almak için çıktı. Hemşireler ise yaralarımı temizlemek için bazı malzemelere ihtiyaçları vardı. Onlar da Kumarın ardında dışarı çıktılar. Ben ise olan biten her şeyin üstüne bir sigara içmek için girişteki merdivenlere oturdum. Bir müddet sonra dışarı çıkanlar geri döndü. Gecenin bir vaktinde bulabildiklerini alıp gelmişler. Onları girişteki masanın yanında bulunan sandalyede bekliyordum. Kumar beni sandalyeden kaldırıp odama götürmek için yardım etmeye çalıştı. Ayağa kalmamla başım dönmem bir oldu. Saatlerdir bir şey yememiştim. Midem boştu ve ayağa kalktığım anda ise başım felaket dönüyordu, bir an kendimi yere düşecek gibi hissetim. Sanırım baygınlık denilen şeyi ilk defa hissediyordum ama kendimi tekrar sıkıp sandalyeye geri oturdum. Onlara tatlı bir şeyler getirmelerini istedim. Kumar hemen dolaptan meyve suyu getirdi. Bir dikişte hepsini bitirdim. Enerjiye ihtiyacım vardı. Biraz sandalyede dinlendikten sonra tekrar ayağa kalkmaya çalıştım ve Kumar’ın yardımıyla odama geçtim. Odama çantalarımı koymuşlardı bile. Odaya ardımdan gelen hemşireler bandajları dikkatli bir şekilde çıkarmaya çalıştılar. Gün boyu yürümekten dolayı bandajlar ve sargı bezleri yaralarıma adeta tutkalla yapıştırılmış gibiydiler. Onları yerinden çıkarmak benim için ayrı bir acı deneyimi oldu. Tüm bandajları çıkardıktan sonra Max’in verdiği temiz havluları alıp banyoya geçtim. Kumarda banyonun kapısını açık bırakmış halde dışarıdan beni izliyordu. Düşersem diye ne olur ne olmaz bekliyordu. Banyo çok dardı. Boxerımı çıkaracak güç bulamadığımdan boxerla birlikte yıkamaya çalıştım kendimi. Vücudumdaki yaralar suyun değmesi ile birlikte daha da yanmaya başladılar. Sabunu tutacak takati bulamıyordum. Yıkanırken zorlandığımı anlayan Kumar, beni yıkamaya çalıştı. Yaralı bölgelere sabunu sürerek temizlemeye çalıyordum ama yaraların taze olması bunu yapmam engel oluyordu. Dayanabildiğim kadar vücudumu temizlemeye çalıştım ve odama geri döndüm. Hemşireler benden 10 dk sonra odama tekrar gelip gecenin bir vaktinde dışarıdan buldukları ilaçlarla yaralarımı temizlemeye koyuldular. Ben ise titriyordum. Vücudum yanıyordu. Dişlerim bir müddet sonra takırdamaya başladı. Yaraların temizlenmesi bitene kadar titremem devam etti. Temizleme ve sargı işlemi bittikten sonra ilaç içmem gerekiyordu ancak karnım açtı. Kızlar daha önceden kaynattıkları yumurtalardan 2 tane ve birde ekmek getirdiler. Yumurtayla ekmeği de yedikten sonra doktorun verdiği ilaçları içtim. Ama titremem devam ediyordu. Üstümü bir pikeyle örtüler. Pikeden sonra biraz daha sakinleştim. Titremem de yavaş yavaş azalmaya başladı. İçmiş olduğum meyve suyu, sonrasında yediğim yumurta ve ekmek vücut fonksiyonlarımın tekrar çalışmasını sağlamış, titremem artık kalmamıştı. Ağrılarım devam ediyordu ama o an gösterilen ilgi, yardım , beni orada sorgusuz sualsiz salt insan olarak kucaklamaları acılarımı hiç aklıma bile getirmiyordu bile. Ne kadar şanslıydım. Ne kadar da güzel insanlar vardı dünyada. Hemşireler odadan ayrılmadan önce Kumar’a saat 6 gibi tekrar bir şeyler atıştırıp ilaç kullanmam gerektiğinden 6 da tekrar uyanmam gerektiğini ve bunun için yardımcı olmasını söyledikten sonra odadan çıktılar. Kumar da başıyla bana selam vererek 6’da beni kaldıracağını söyleyip odadan ayrıldı. En son Max da beni son bir defa kontrol edip odadan çıkınca sanki evimdeymişim gibi içim rahat bir şekilde bebek gibi uykuya daldım.

Chen ve Maria (Filipinler)

O gün başıma gelen bu talihsiz olayı asla unutamazdım ancak asıl unutamayacağım şey, nereye gidersen git içinde saf insan sevgisini barındıran ve hiç bir karşılık beklemeden iyilik yapan güzel insanların her zaman var olduğu gerçeğiydi. Cesaretimi tekrardan toplayıp yolculuğuma kaldığım yerden devam edebilmemin sebebiydi işte bu kocaman yürekli insanlar.

 

One comment on “Malezya Günlükleri: Motor Kazası”

  1. Dostum geçmiş olsun. Umarım daha iyisindir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir